Yeni Dünyada “Mevcut” Olabilmek

Geçtiğimiz günlerde HBR Amerika versiyonu için 1999 yılında yazılmış bir makale ile karşılaştım. Makale Ocak-Şubat 1999 sayısında yayımlanmış, başlığı ise son derece ilginç: Human Moment at Work (İşyerinde İnsani An). Kaleme alan kişi Edward Hallowell, kendisi Harvard Tıp Fakultesi’nde psikiyatrist ve aynı zamanda Organizasyonel Davranış üzerine çok önemli çalışmaları var.

1999 yılının başlarında yazılmış olan bu yazıda Hallowell, dönemin gelişen teknolojisi sebebiyle insanların ofis ortamında yüz yüze iletişim kurmaktan geri kaldığını ve bunun yarattığı olumsuz sonuçları dile getirmiş. Yazının yazıldığı dönemin teknolojik şartlarını göz önüne getirince bugünle kıyaslanması mümkün bile değil. 1999 yılı şartlarında akıllı telefon teknolojisi henüz günlük hayatın, iş yaşamının bir parçası değil. İş yapış biçimi hâlâ manuel süreçler etrafında kurulu ama o dönem de pek çok çalışan için uyum sağlamanın zor olduğu bilgisayar teknolojisi ofis yaşamının artık vazgeçilmezi olmuş durumda, ofis içi tüm yazışmaların e-mail ortamında yapılması, laptop ile eve iş götürmenin, yeni yeni yaygınlaşan cep telefonu ağı sayesinde sürekli ulaşılabilir olmanın mümkün olduğu bu dönemde yüz yüze iletişimin eksikliğinden, birbirini gerçekten dinlememenin yarattığı komplikasyonlardan bahsedilmiş yazıda.

Hallowell insani anın iki koşulundan bahsediyor: Fiziksel olarak aynı ortamda olmak ve karşılıklı olarak dikkatin birbirine verilmesi. Her iki koşul aynı anda sağlanmalı diye ekliyor, zira uzun saatler yan yana uçak yolculuğu yapan iki yolcu karşılıklı iletişime girmediği müddetçe insani anın varlığından bahsedemeyiz diyor. İnsani an süre olarak çok kısa olabilir, tek önemli olan şey o an her neyle meşgulseniz, önünüzdeki bilgisayar, elinizdeki telefon, vs. bir kenara bırakıp, karşınızdaki kişiye odaklanmak ve ne söylediğini gerçekten dinlemek. Belki böylece uzun e-mail yazışmaları yaparak günler alabilecek bir konu 10-15 dk. gibi kısa bir sürede konuşulup halledilebilir.

İnsanın doğadaki diğer türlerden, insanı insan yapan neo korteksten ayrı olarak diğer en önemli farkı sosyal bir varlık olması ve tek başına hayatta kalamaması. İnsanın fiziksel ve ruhsal olarak iyi halde olması (well-being) ancak içerisinde güvende hissettiği, öğrenme süreçlerinin ve yeteneklerini kullanmasının desteklendiği sosyal bir ortamın içerisinde mümkün.

Nörobiyoloji alanında Stephen Porges tarafından ortaya konulan Polyvagal Teori otonom sinir sisteminin bir kolu olan Sosyal Sinir Sistemi sayesinde etrafımızda kişilerle göz teması kurabilmemiz, ses tonumuzu içinde olduğumuz duruma göre ayarlayabilmemiz, iletişimde beden dilini kullanabilmemiz mümkün oluyor. Ancak sosyal sinir sisteminin regüle bir şekilde çalışması, otonom sinir sisteminin diğer kolu olan savunma mekanizmalarının aşağı yönlü regüle edilebilmesi ile mümkün. Yani sosyal sinir sistemimiz ve savunma sistemlerinden sorumlu sinir sistemleri birbirleriyle ters orantılı çalışıyor ve biri aktiften diğeri baskınlığını azaltmak zorunda.

Günlük hayatta herhangi bir konu üzerinde biri ile tartıştığınız bir olayı düşünün, konuya önce uzlaşma ile yaklaşıp, iyi bir dille iletişim kurup, beden dilini de dahil ederek, çözüm bulmak üzerine yoğunlaşırız, yani sosyal sinir sistemimiz devrededir, ancak bedenimiz karşı tarafın reaksiyonlarından aldığı ipuçlarını değerlendirerek, mesela karşı tarafın ses tonu yükseldiyse, sosyal sinir sisteminin ağırlığını azaltarak kaç-savaş-don olarak bildiğimiz savunma mekanizmalarını devreye sokar. Ortamın koşullarını sinir sistemi kendi içerisinde değerlendirir. Ve tüm bu süreç bizim farkındalık alanımız dışında gerçekleşir. Bu sürece Stephen Porges nörosepsiyon (neuroception) diyor (İngilizce neuro (nöron) ve perception (algı) kelimelerinin birleşmesinden oluşan bir kelime).

Nörosepsiyon ile çevreyi sürekli tarayan ve güvende olup olmadığının ipuçlarını arayan sinir sistemimizin işi, yukarıda bahsettiğim makalenin yazıldığı döneme kıyasla artık çok daha zor. Teknolojinin gelişimi ile uyaran sayısının hızla arttığı dünyamızda, tehlike artık sadece fiziksel bir şey değil. Bugünün dünyası için sinir sistemimizin tehlike algısı artık daha psikolojik boyutta. Bu kadar çok uyarana maruz kalan sinir sisteminin tüm bunlarla baş etmesi o kadar da kolay değil.

Hayatımızdaki akıllı teknolojilerin artması ve yüz yüze iletişimin azalması bu durumu daha da olumsuz etkiliyor. Buna kayıtsız kalmayan bilim dünyası, sosyal sinirbilimi (social neuroscience) denen yeni bir bilim alanında insan davranışına dair bu değişimi inceliyor. Birbirimiz ile karşılıklı iletişim kurmak, empati ile karşımızdakinin düşüncelerini anlamak, duygularını hissetmek için tasarlanmış beynimiz ve sinir sistemimiz neden bozguna uğruyor?

Elbette tek bir cevabı olmayan bu soru üzerinde farklı bilim ekollerinin üzerinde hemfikir olduğu en önemli konu, odağımızı kaybetmiş olmamız. Sürekli uyarana maruz kalan bizler için dikkat aralığı sürekli daralıyor ve hayatımızda ‘zaman’dan sonra belki de en önemli kaynak olan ‘dikkat’i verimli kullanabilmek konusunda sorun yaşar hale geliyoruz.

Duygusal Zeka’nın (EQ) yaratıcısı Dan Goleman ‘şefkat ve empati’ üzerine yaptığı bir TED konuşmasında bu durumu şöyle özetliyor: ‘Zihnimiz kendimiz ile meşgulken, elimizdeki telefonda e-mail yanıtlarken, sosyal medya hesaplarını kontrol ederken aynı zamanda karşımızdaki insan için mevcut olamıyoruz, o kişi ile uyumlanmadığımız için onu anlamamızı, empati ile dinlememizi sağlayacak ayna nöronların (mirror neurons) devreye girmesini engelliyoruz.’

Gerçekten dinlenilmediğini düşünen karşı taraf için sinir sistemi, sosyal sinir ağlarını devre dışı bırakıp, savunma mekanizmalarını çalıştırıyor ve bu hiç tamamlanmayan bir döngü gibi iş hayatımızın, günlük yaşamın bir parçası oluyor.

Değişen dünyaya adapte olan insan aslında ihtiyaçlarının farkında ve kurumsal alanda yapılan pek çok çalışmada, çalışanların en büyük ihtiyacının gerçekten dinlenmek, kendisi için ihtiyaç duyduğunda takım liderinin orada olduğunu bilmek olduğu görülüyor. 21. Yüzyılın liderlerinin sahip olması gereken özellikler geçtiğimiz yüzyılın ihtiyaçlarından oldukça farklı, jenerasyonlar arası geçişte ortaya çıkan farklar iletişimde büyük bir boşluk yaratıyor.

Bain & Company tarafından yürütülen bir araştırmada, 2000 çalışan ile yapılan mülakatlar sonucunda ortaya çıkarılmış 33 karakteristik lider özelliğinin en temelinde kurumun Centeredness (Merkezilik) olarak isimlendirdiği temel bir karakter özelliği bulunuyor. Centeredness, tam anlamıyla mevcut olabilmek için zihnin tüm öğelerinin bir arada kullanılması, yani Mindfulness. Mindfulness; anın içerisinde mevcut olanı yargılamadan gözlemleyebilme yetkinliğidir. Centeredness olarak verilen özellik de, Mindfulness yetkinliğinin kazanılması aslında. Mindfulness’ın liderlik edebilmek, mantıklı, sağduyulu, akılcı hareket edebilmek, stres ile başa çıkabilmek ve diğerleri ile empati kurabilmek için en önemli yetkinlik olduğu belirtiliyor.

Teknoloji hayatımızın bir parçası ve değişimle gelen her yeniliğe adapte olabilmek gibi harika bir kabiliyetimiz var insan olarak. Değişen dünyanın getirdiği hıza ayak uydurabilmek için, davranışlarımız ve ilişkilerimizin şekli değişirken diğer yandan kendimize iyi gelecek olanı bilinçdışından gelen bir dürtü ile aslında biliyoruz, çünkü sinir sistemimiz kendisini yeniden düzene sokabilme, regüle edebilme yani resilience (esnek dayanıklılık) kapasitesine sahip, tek yapmamız gereken o sese kulak vermek. Bedenimiz ve zihnimiz insanoğlunun milyonlarca yılda biriktirdiği bilgeliğe sahip, onu ortaya çıkaracak olan şey iç sese alan tanımak. İç sesi duymak, birbirimizle iletişimimizde diğeri için gerçekten orada olduğumuzu hissettirmek. Bunu başarabilen liderler, 21. yüzyılın fark yaratanları olacak ve ilham veren liderler olarak, sadece kendilerinin değil, liderlik ettikleri ekiplerin de parlayarak, herkesin takım içerisinde kendi yerini bularak, öne çıkmasını sağlayacak.

Yazı’nın aslı : 29 Aralık 2017’de HBR Türkiye Blog’da yayınlanmıştır.

pROGRAMLARIMIZ HAKKINDA daha detaylı

bilgi almak için

MINDFULMIND KURUMSAL DANIŞMANLIK
Maslak 42 - Kolektifhouse 748
AOS 55.Sk. No:4/542 Sarıyer İstanbul
Telefon: + 90 (212) 90 90 750

© 2019 tüm hakları saklıdır.

AN & MINDFULMIND EKIBI tarafından hazırlanmıştır.