3 Maddede Tepki Yönetimi

Yoğun bir iş gününde, ajandanız toplantılarla doluyken, bir toplantıdan çıkıp diğerine girdiğiniz bir öğleden sonra, toplantı ortamı sizin ani bir çıkışınız ile oldukça gerilir. Kimse tam olarak ne olduğunu anlayamaz, toplantıdan çıktığınızda yakın çalışma arkadaşınız “Biraz fazla sert olmadı mı tavrın!” der ve o an belki de fark edersiniz ki aslında gereğinden fazla yüklenmişsinizdir karşı tarafa.

Yukarıda anlattığım durum iş hayatında hepimizin yaşadığı günlük sıkıntılara benzer aslında. Bazen hepimiz bunun gibi durumları yaşıyoruz, kimi zaman sert müdahaleye maruz kalan biri olarak, kimi zamansa müdahalede bulunan kişi olarak.

Peki neden gereğinden fazla tepki veriyoruz? Uzlaşma yolu ile karşı tarafı dinlemek ve anlamak yerine neden sert bir tepki vererek, belki de düzeltilmeye muhtaç bir durumu daha da zor hale getiriyoruz?

Bu soruların pek çok cevabı olabilir, zira insan zihni çok karmaşık bir süreçler bütünü. Yaşamı ve dünyayı algılamamıza aracılık eden zihin, beden-beyin ve çevre ile kurduğumuz ilişkilerin düzenleyicisi olarak çalışır. Bir üçgen düşünün, bir tarafında zihin, bir tarafında beden-beyin, bir tarafında da ilişkiler var. Bu üçgen öz (self) dediğimiz ben’dir aslında. Ben dediğimizde aklımıza ilk gelen şey bilişsel yanımızdır, yani düşüncelerimiz, duygularımız gibi. Yukarıdaki tanımda beden ve beyin olarak özellikle birlikte belirtmemin sebebi batı dünyasında yaygın olan; beynin bedenden üstün ve ayrı bir organ olarak değerlendirilmesi fikri. Beyin, beden ile entegre olarak çalışan, beden aracılığıyla dış dünyayı algılayarak bunu elektrokimyasal tepkime ile enerji ve bilgiye çeviren muhteşem bir organ. Yaratılan bu enerji ve bilgi ile diğerleriyle ilişki kurabiliyoruz. İlişki aslında enerji ve bilginin iki taraflı olarak yer değiştirmesidir. Örnek olarak, konuşmak fiilini düşünebiliriz, konuşmak dediğimiz şey, beynin yarattığı hücresel düzeydeki elektrokimyasal bağlar ile ses tellerine verilen komutun ses tellerinin titreşerek yarattığı enerjinin, havadaki moleküller yardımı ile karşı tarafın kulaklarına iletilmesi ve anlam içeren bir bilgi haline dönüşmesidir. Tüm yaşamımız bu enerji ve bilgi akışıdır aslında. Yaşadığımız tüm deneyimler fiziksel enerjinin beden ve beyinde bilgiye dönüşmesi ile oluşur. Zihin bu enerji ve bilgi akışının düzenleyicisidir, kendi kendini organize edebilme yeteneği olan ve var olan çıktının yeniden sistem içerisine alınmasıyla yeni sonuçlar almayı mümkün kılan düzenleme yeteneğine sahiptir. (Siegel Daniel, Mindsight, Bantam Books, 2011)

Bu tanım matematiksel bir terim olan Kompleks Sistemi anlatır aslında. Kompleks sistemler birbiri ile etkileşime girebilen, kendi içerisinde bağımsız, ama bir arada entegre bir şekilde çalışabilen elementlerden oluşan sistemlerdir. Gökyüzündeki bulut kümelerini veya uçan kuş sürülerini hayal edin. Her biri kendi içerisinde bağımsız, kendi kendini regüle edebilen ve fonksiyonunu yerine getiren sistem parçalarıdır, ama sistemin diğer üyeleri ile aralarında entegre bir ilişki vardır, aslında hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. Bu sistemin iki önemli özelliği var, biri doğrusal olmayan (non-linear) bir yapıda olması, diğeri kendi kendini yeniden organize edebilme (self-organization) özelliğidir. Doğrusal olmamak sisteme giren bir girdinin yaratacağı çıktının önceden kestirilememesidir. Kendi kendini organize edebilmek de, dışarıdan gelen bir etkileşime cevap verirken formu bozulmadan adapte olabilmesidir.

Doğada neredeyse her şey bu esaslarla çalışır, hatta doğada kendimizi iyi hissetmemizin en önemli sebebi doğanın bizi bu yönde aynalamasıdır, çünkü insan da kompleks bir sistemdir.

Yukarıda tanımladığımız ‘zihin’ bu kompleks sistemin düzenleyicisi olarak düşünülebilir. Zihin, beden ve beyin aracılığıyla çevre ile kurduğu ilişkileri (enerji ve bilgi akışını) yönetmek için sürekli olarak gözlem yapar ve adapte olur. Bunun sonucunda ‘davranış’ ortaya çıkar. Davranış sürekli olarak zihin tarafından yaşadığımız deneyimlere adapte edilir. Zihin yaşadığı tüm deneyimlerle hafızayı oluşturur. Hafıza biriktirdiği tüm bilgileri en efektif şekilde kullanmak için, bazı anıları bilinç düzeyinde tutarken, bazılarını üstü örtülü şekilde bilinç altında depolar. Böylece ihtiyacımız olan bilgi, en kısa şekilde ulaşabilmemiz için arşivlenmiş olur. Araba kullanmayı öğrenmek deneyimini düşünün. Zihin araba kullanmak için gerekli olan tüm motor ve sensör (algı) süreçleri otomatik hale getirerek bilinç altına atmıştır, direksiyona oturduğumuzda her hareketimizi bilinç ile kontrol etmemize gerek kalmadan, zihnimiz deneyimi gözlemleyerek, davranışlarımızı adapte etmemizi sağlar, böylece gaza ne kadar basacağımız, direksiyonu hangi yönde ne kadar hızla çevireceğimiz otomatikleşir. (Siegel Daniel, Mindsight, Bantam Books, 2011)

Bu süreci bozabilecek bir şey yaşadığımızda ise, süratle giderken önümüze birinin çıkması gibi, oto-pilot devreden çıkar ve bilinçli zihnin müdahale etmesi ile davranışı yeniden adapte eder, tüm gücümüzle frene asılırız. Zamanında frene müdahale ederek, aracın durmasını sağlamış oluruz, anlık olarak yaşadığımız korku bir zaman sonra yerini sakinliğe bırakır. Üzerinden zaman geçer ve belki bu anıyı unutabiliriz, ancak araba kullanışımızda bir şeyler değişmiş olabilir. Bize o anıyı hatırlatacak herhangi bir şey araba kullanma performansımızı olumsuz etkilemeye yeter. Belki o an radyoda çalan müzik, belki o tecrübenin yaşandığı yola benzeyen herhangi bir başka yol, belki o hıza yeniden ulaşmak vb. Bunlardan herhangi biri araba kullanma konforumuzu olumsuz etkilemeye yetebilir, sebebini hatırlamasak da, bizim deneyimimizde bir şeyler artık aynı değildir. Korku, panik, aşırı heyecan gibi savunma mekanizmalarının ortaya koyduğu haller ortaya çıkabilir. Sinir sistemimiz bizi korumak için tehlike olarak algıladığı şeye karşı tepki verir, aslında tehlikeli bir durum olmamasına rağmen.

Hepimizin hayatında böyle tecrübeler olabilir, sistemimize giren bilgilerin doğuracağı sonuçları önceden bilebilmemiz mümkün değil, bu kompleks sistemin doğrusal olmayan özelliğidir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren ve hatta anne karnında bile, yaşadığımız her deneyim, sistemi bir şekilde etkiliyor. Bazen olumlu, bazen olumsuz yönde. Toplantıya girdiğinizde, belki karşınızdaki kişiyi çocukluğunuzdan birine benzettiniz ve bilinç düzeyinde bunun siz bile farkında olamayabilirsiniz. Çocukluğunuzdaki bu kişiden çok da hoşlanmazdınız belki, ama zihin üstü örtülü olan bu anıyı çağrıştırarak, toplantıdaki kişiye karşı önyargı geliştirmenize sebep olmuş olabilir. Buna psikolojide yukarıdan aşağı işleme (top down processing) denir. Yaşadığımız hiçbir yeni deneyim, geçmiş deneyimlerimizden bağımsız değildir. Her yeni bilgiyi, düşünceyi, duyguyu, arzuyu, geçmişten gelen bilgilerimizin filtresinden geçiriyoruz aslında. Bu süreç bizim bilinçle yönettiğimiz bir süreç değil. Oto-pilot dediğimiz davranışlarımızın otomatikleşmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Biz oto-pilottayken bilincimiz algıladığı şeye inanır. Halbuki algıladığımız şey gerçeği yansıtmıyor olabilir, geçmişten kalan sorunlar gerçek deneyimi gölgeliyor olabilir. (Siegel Daniel, Mindsight, Bantam Books, 2011)

Tepkisel (reactive) davranışların sebebi büyük oranda bu süreçtir, verdiğimiz tepkiyi o an fark etmeyip, sonra pişmanlık yaşadığımız, düzeltmeye çalıştığımız davranışlarımızın arkasında bu süreç mevcuttur.

Peki deneyimlerimizde, tepkisel olmak yerine anlayışlı ve açık (receptive) olmayı nasıl başarabiliriz?

Yaşadığımız tüm deneyimleri ve sonuçlarını analiz etmemiz mümkün değil, ama yaşadığımız her yeni deneyimi, dikkatimizi odaklı bir şekilde ana taşıyarak, yargısız bir şekilde izleyerek, geçmiş deneyimlerin getirdiği düşüncelerden, duygulardan, yüklediğimiz anlamlardan sıyırmamız mümkün.

Zihni tanımlarken; var olan her çıktının yeniden sisteme alınarak, yeni sonuçlar doğurmayı mümkün kılan bir regülatör olduğunu söylemiştik. Mindfulness pratikleri yani dikkati, odaklı bir şekilde şimdiki deneyime getirmek ve yargısız bir şekilde izlemek, bunu yapabilmenin en iyi yöntemlerinden biri.

Mindfulness pratikleri ile zihnin gözlemleme ve adapte edebilme yeteneklerini geliştirirken, beynin yapısı ve fonksiyonunu bilinçli bir şekilde, farkında olarak değiştirebiliyoruz. Modern teknoloji ile nörobilim çalışmaları bunun mümkün olduğunu kanıtlarken, sağlıklı zihin-beden uyumunu yakalama ve iyi hale (well-being) kavuşmanın düzenli pratikle gelişebileceğini söylüyorlar. (Goleman Dan, Davidson Richard, Penguin Random House LLC, 2017)

Günlük hayatta uygulayacağımız basit pratikler, hayat kalitemizi artırabilir. Aşağıdaki örnekler, gün içerisinde, ihtiyaç hissettiğimizde, çok kısa süreler içinde uygulayıp sonuç alabileceğimiz pratiklerdir.

1. Aynı benim gibi.

Bu pratik karşımızdaki kişilerin de insan olduğu, onların da hatalar yapabildiği, onların da mutlu ve mutsuz zamanlarının olduğunu hatırlamak için uygulanır. Günün istediğiniz herhangi bir zamanında uygulayabilirsiniz, isterseniz ofiste masanızda kendinizi kızgın, sinirli hissettiğiniz bir anda, isterseniz süpermarkette alışverişte yorgun bir şekilde kasada sıra beklerken, isterseniz gitmeyen bir trafikte arabanızda otururken.

Bakışlarınıza izin verin ve bulunduğunuz ortamı fark edin, dikkatinizi nefesinize getirin. Nefesiniz doğal, kendi ritminde akarken, çevrenizdeki insanları fark edin ve şunları söyleyin içinizden “O da benim gibi bir insan, o da mutlu oluyor, mutsuz oluyor, onun da dertleri var, o da evine ulaşmak ve dinlenmek istiyor, aynı benim gibi.” Bu cümleleri bulunduğunuz ortama göre değiştirebilirsiniz. İstediğiniz süre için uygulayıp, sonra tekrar nefesinizi fark edip, bedeninizde, düşüncelerinizde, duygularınızda herhangi bir değişim var mı, fark edin.

2. Dur ve nefes al.

Bu pratik için kendinize telefonunuzda bir hatırlatıcı koyabilir ve günün belirli zamanlarında hatırlatıcı çaldığında, kendi belirlediğiniz kısa bir süre için, belki 45 sn, belki 1 dk. uğraştığınız her şeyi bırakıp, bakışlarınızla etrafı fark edip, dikkatinizi nefesinize getirebilirsiniz. Gözleriniz ister kapalı, ister açık olabilir, nefesiniz kendi doğal ritminde akarken, sadece nefesinizi izleyin. Nefesle birlikte ortaya çıkan hisleri, düşüncüleri fark edin. Belirlediğiniz süre bittiğinde yavaşça günlük rutininize dönebilirsiniz.

3. Birebir görüşme veya toplantılarda.

Toplantılar genelde dikkatimizin en dağınık olduğu ortamlardır. Zihinlerimiz, biz toplantı odasındayken biriken mailler, yetişmesi gereken işler ve deadline’lar vs. ile meşguldür. Toplantıların verimli olabilmesi için, gerçekten mevcut olmak son derece kritiktir. Toplantıya girmeden önce kendinize şunları hatırlatın: Omuzlarını gevşet, derin bir nefes al ve mevcut ol. Toplantı sırasında kendinize bunları hatırlatmaktan çekinmeyin. İlk başta unutabilirsiniz, zor gelebilir ama birkaç kere uyguladıktan sonra daha kolay olacaktır. Bu uygulamayı yaptığınız toplantı veya görüşmelerin nasıl geçtiğini fark edin.

Victor Frankl’in bir sözü vardır,“Etki ile tepki arasında bir boşluk var, o boşlukta da nasıl tepki vereceğimizi seçebilme gücümüz. Seçtiğimiz bu tepkide de olgunlaşma ve özgürlüğümüz yatar.”

Verdiğimiz tepkiler, geçmiş ve gelecekten bağımsız olabilir, eğer biz etki ve tepki arasındaki o boşluğu fark edebilirsek.

pROGRAMLARIMIZ HAKKINDA daha detaylı

bilgi almak için

MINDFULMIND KURUMSAL DANIŞMANLIK
Maslak 42 - Kolektifhouse 748
AOS 55.Sk. No:4/542 Sarıyer İstanbul
Telefon: + 90 (212) 90 90 750

© 2019 tüm hakları saklıdır.

AN & MINDFULMIND EKIBI tarafından hazırlanmıştır.