7 dakika okuma süresi

Günümüz kurumsal dünyasında, çevikliğin (agility) en çok konuşulan gündem maddelerinden biri olmadığı neredeyse hiçbir şirket yok. Gittikçe daha çok konuşulmaya ve uygulanmaya başlanan çeviklik konusunda pek çok şirket organizasyonel bazda yeni yatırımlar yapıyor. Ofislerin bu yeni çalışma ve organizasyon biçimine uyumlandırılması, çalışanların kendilerini daha rahat hissedebilecekleri çalışma ortamlarının tasarlanması ve düzenlenmesi, ofislerdeki teknolojik altyapıların geliştirilmesi, bununla birlikte çalışanlara esnek çalışma saatleri ve uzaktan çalışma seçeneklerinin sunulması uygulama olarak en sık gördüğümüz örnekler. Bazı şirketlerde bir adım daha ileri gidiliyor ve  hiyerarşik yapıların yerini, yeni dönem çevik takımlar almaya başlıyor.

Peki, çevik bir organizasyon kültürü yaratmak için tüm bunlar yeterli mi?

Bu alanda yapılan araştırmalarda psikolojik güvenliğin başarılı takımlar için gereken en önemli faktör olduğunu görüyoruz. Psikolojik olarak güvenli olan iş ortamlarında, çalışanlar gerçek kişiliklerini saklamak zorunda kalmıyor yani bir çalışan gerçekten kendisi olabiliyor, fikirlerini çekinmeden paylaşabiliyor. Böyle bir iş ortamı kültürünün yaratılabilmesi için geleceğin iş dünyasında en önemli insani yetkinlik olarak sayılan duygusal zekanın yanı sıra kritik bir kapasite de duygusal çeviklik.

Duygusal çeviklik (emotional agility), Harvard Medical School profesörü, psikolog, yazar Susan David tarafından ortaya konulduğu 2016 yılında HBR tarafından ‘Yılın Yönetim Fikri (Management Idea of the Year)’ seçildi ve yakın geleceğin en önemli yetkinliklerinden biri olarak görülüyor.

Susan David, duygusal çevikliği aynı adlı kitabında şöyle tanımlıyor: “Duygusal çeviklik; kişinin anda kalarak, amaç ve değerleri ile uyumlu yaşamasını sağlamak için davranışlarını değiştirmesi veya sürdürmesine izin veren bir süreçtir.”

Gün içerisinde pek çok farklı olay yaşayıp, sürekli olarak yaşadığımız bu olaylara çeşitli tepkiler veriyoruz. Verdiğimiz tepkiler, dış dünyamızda gerçekleşen bu olayların iç dünyamızca nasıl algılandığını gösteriyor. Yaşadığımız olaylar karşısında bedenimiz pek çok fizyolojik tepki ortaya koyuyor; heyecanlandığımızda kalbimizin hızlı hızlı atması, korku veya endişe duyduğumuzda kaslarımızın gerilmesi veya uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşımızı gördüğümüzde derin bir sıcaklık hissetmemiz gibi… Tüm bu fiziksel hislerin, aynı zamanda duygusal bir karşılığı bulunuyor. Hissettiğimiz bu duygular dış dünya ile iç dünyamızın uyumlanmasını sağlıyor.

Ancak duygularımız her zaman gerçekten anın içerisindeki mevcut halimizi yansıtmayabiliyor. Geçmişten gelen olumsuz deneyimlerimiz, alışkanlıklarımız, korkularımız, anın içerisindeki mevcut deneyimimizi gölgeleyerek, bizi yanlış bir yöne sevk edip, davranışlarımızı ve düşüncülerimizi olumsuz yönde etkileyebiliyor. Yoğun hayatlarımız içerisinde, beynimiz çoğu zaman şu an yaşadığımız tecrübenin etkilerini göz ardı edip, geçmişten gelen alışkanlıklarla duygusal pilotta çalışıyor. Sıkça başvurduğumuz diğer bir yöntem ise, sevmediğimiz, memnun olmadığımız duyguların ortaya çıkmasını engellemek ve bunları olabildiğince bastırarak, enerjimizi bu yönde harcamak oluyor. Özellikle korku, endişe, öfke gibi duygular istemediğimiz, bizi rahatsız eden duygular olup, bunları ötelemek için çokça çaba sarf ediyoruz. Ancak biz ne kadar bu duyguları itersek, o duygular bir o kadar içsel dünyamızda yer ediyor ve bir zaman sonra hayatlarımızdaki en yoğun duygularımız haline geliyor. Duygusal çevikliğin ‘duygu’ tarafı tam da bununla ilgili. Hayatımızda her türlü duyguya yer var ve iyi ya da kötü duygu diye bir şey yok aslında. Çocukluğumuzdan itibaren korku, öfke, utanç gibi duyguların kötü olduğunu öğrendik. Ancak yetişkinliğimizde bu duygularla gerçek anlamda yüzleşmeden, sahici ilişkiler kurabilmemiz, gerçekten kendi olabilen, otantik liderler olabilmemiz pek de mümkün değil. Bu duygularla tanıdık hale gelmeden, öncelikle kendi hayatlarımızda bu duygulara yer açıp, bize gerçekten ne anlatmak istediğini kavramadan, karşımızdaki kişinin duygularını anlayabilmemiz, iş ortamında karşılaştığımız kriz anlarında, liderlik ettiğimiz kişileri destekleyebilmemiz mümkün değil.

Duygusal çevikliğin temelinde, sahip olduğumuz tüm duyguların farkında olmak, bu duyguları kabul etmek yatıyor. Bu, duygularla ilgili kısmı. Bir de çeviklik boyutu var. Çeviklik ile kastedilen şey ise düşünce ve davranışlarımız. Karşılaştığımız yeni durumlarla nasıl başa çıkıyoruz, her seferinde eski alışkanlıkların veya düşünce biçimlerinin etkisiyle otomatik olarak mı yanıt veriyoruz, yoksa yaşadığımız durumları yeni bir deneyim olarak ele alıp, ona göre mi davranıyoruz? (Susan David, Emotional Agility Get Unstuck, Embrace Change and Thrive in Work and Life, 2016 Avery)

Duygusal çeviklik, düşüncelerimizi ve duygularımızı kontrol etmek, baskı altına almak veya pozitif yönde düşünmeye kendimizi zorlamakla ilgili değildir. Duygularımızı bir uyarı sistemi olarak ele alırsak, bu sistemin bize vermek istediği mesajı doğru şekilde almakla ilgilidir. Özellikle yaşadığımız zorlu deneyimler karşısında ortaya çıkan korku, endişe, öfke gibi duygu durumlarında, bu duyguların ortaya çıkması için alan tanımak, ama bu duygular tarafından kontrol edilip, oto-pilotun etkisi altında davranmaya başlamadan, sadece bu duyguları fark edip, o duygu ile aramıza bir mesafe koyabilmektir burada esas olan.

Susan David, ünlü TED konuşmasında özellikle dilimizin bu yönde ne kadar etkili olduğundan bahsediyor. “Şu an çok sinirliyim” cümlesi ile “şu an sinirli hissettiğimin farkındayım” cümlesi arasındaki farkın büyüklüğüne dikkat çekiyor; ilk cümlede duygusal oto-pilot devrede olup, kişinin davranışları bilinçli bir yerden gelmezken, ikinci cümlede kişi duygu durumunun tam olarak farkında ve nasıl hareket edeceğini kendi bilinçli olarak seçebilir durumda.

Duygusal çevikliğe sahip kişiler dinamiktir, yaşadıkları durumlara kolayca adapte olarak, hızla değişen, kompleks dünyamızda esneklik gösterebilirler. Stresli durumlarda, kriz anlarında, soğukkanlı kalarak, duygu durumlarını doğru şekilde yönetip, bu tür olumsuz deneyimleri tolere edebilir, doğru kararları hızlıca alabilirler. Yaşadıkları stresli durumlarda hissettikleri korku, endişe, öfke gibi duyguları bastırmak veya ötelemek yerine kendilerine karşı öz-şefkat ile duygularını kabul eder ve merak içinde bu duyguları sahiplenirler.

Duygusal çeviklik, günümüz iş hayatında en çok öne çıkan yetkinliklerden biri olan esnek dayanıklılık (resilience) yani zorlu tecrübelerden güçlenerek çıkabilmek için bir temel olarak ele alınabilir. Bu yetkinlik sayesinde otantik olarak, gerçek kişiliğimizin ortaya çıkmasına izin verebilir, zorlu tecrübeleri birer fırsata çevirerek yeni kazanımlar sağlayabiliriz.

Susan David, duygusal çevikliği geliştirmek için dört adımdan bahsediyor:

  • Yüzleşmek. Anın içinde var olan düşüncülerimiz, duygularımız ve davranışlarımızla merak ve nezaket içinde yüzleşmek. Hangileri gerçekten anın içindeki deneyimizden geliyor, hangileri geçmişten gelen alışkanlıklarımızdan kaynaklanıyor, bunun farkına varmak.
  • Gözlemlemek. Farkına vardığımız duygu ve düşüncelerle aramıza mesafe koymak ve bir gözlemci olarak ne olduklarını keşfetmek.
  • ‘Neden’in ile hareket etmek. Hayattaki en temel değerlerimiz ve hedeflerimiz bizim için pusula niteliğindedir. Duygularımızı keşfetmek, kabul etmek ve özellikle zor olan duygularla kendimizi ayrıştırarak aramıza mesafe koyabilmek, hayatımızda uzun vadede bizim için gerçekten önemli olana odaklanabilmemizi, gerçek değerlerimizi keşfedebilmemizi sağlar.
  • İlerlemek. Hayatımızda üstlendiğimiz zorluklar ve yetkinliklerimiz arasında doğru dengeyi yakalamak, bir tahterevalli üzerindeymişçesine yüklenebileceğimiz kadar sorumluluğun altına girmek.

Dünya hızla değişirken, iş dünyası bu değişime uyumlanabilmek için insanı en temel değer olarak alması gerektiğinin artık farkında ve kişilerin kendileri olabildikleri, en sahici halleriyle birer otantik lider olarak her türlü duyguyu iş ortamında da ifade edebilecekleri günler artık pek de uzak sayılmaz.

Share This